Yan Masadaki Gözyaşları! 4 KADIN, 4 CİNAYET...
Yazımı, Ankara'nın merkezinde bir kafede yazarken, trajik bir tesadüf mü bilemedim ama, yan masamda genç bir kadın, beraber oturduğu 3 orta yaşlı insana, evliliğinde yaşadığı sözlü ve fiziksel şiddeti anlatıyordu, ağlamaklı! Yaşadığı şiddete mantıklı sebepler de aradı, anlatırken. Daha fazla sorun yaşanmasın diye hep sustuğunu, ama bunun yetmediğini de.
Bir çok kadının kendini bu denli anlatmaya ihtiyacı olduğu ülke gerçeğinde, bugün bu sayfada, 4 kadın var!
Filiz Şağbangül, Gönül Alkan, Kübra Kılıç ve Zeynep Ayaz...
Bu dört isim, Şubat 2026'nın tek bir 24 saatinde, erkek şiddetiyle hayattan koparılan kadınlar. İstanbul Arnavutköy'de üç çocuğunun gözleri önünde defalarca bıçaklanan Filiz, onlardan biri! Van'da, uzaklaştırma kararına rağmen silahla vurulan Gönül de... Aksaray'da, boşandığı eşinin kurşunlarıyla katledilen Kübra da... Ve bu son cinayette, araya girmeye çalışan kuzeni Zeynep de...
Onlar, Türkiye'deki kadın şiddetinin karanlığında kaybolanlar.
Yok, hiç bir cinayet tesadüf değil!
Tek bir 24 saat içinde yaşanan erkek şiddetinin hedefi olan Filiz Şağbangül, Gönül Alkan, Kübra Kılıç ve Zeynep Ayaz, çok uzun yıllardır aynı senaryonun tekrarından ibaret bir utanç tablosunun kurbanları.
O tablonun MOR'a damlayan KIRMIZI rengi, "namus"...
Toplumumuzda "namus" denildiğinde akla gelen ilk şey, kadının bedeni, kadının seçimi, kadının özgürlüğü! Peki, sanki sadece kadınla var olduğu düşünülen bu kavram, erkek için niye neredeyse yok hükmünde? Durum öyle bir halde ki; erkek ayrılabilir, hatta ayrılmasının ardından yeni ilişkiler kurabilir, "geçmişini" temiz bir sayfa gibi arkasında bırakabilir, içinde yaşadığı toplum buna alkış tutup "adam" sloganları atabilir, ama kadın aynı şeyi yapmaya kalktığında, "namussuz" damgası yer, hatta tehdit edilir, takip edilir ve öldürülür!
Bunun adı da 'namus cinayeti' olur...
Anlayacağınız; boşanma isteği, yeni bir ilişki, kendi ayakları üzerinde durma çabası, hatta sadece kendi hayatını kurma ihtiyacı, kadının "namusunu kirleten" eylemler haline dönüşür, yaşanan her şiddet hikayesinde, ki bu eylemler, erkeğin elinde meşru birer gerekçe olarak, namluya sürdüğü merminin tetiğinde hazır bekler. Tetiğin çekildiği her noktada kurulan mahkeme salonlarında, hatta her cinayetin gazete başlığında değişmeyen de tek bir cümle vardır;
"Namusumu temizledim"!
Bir diyendeyim;
"Filiz'in, çocuklarının gözleri önünde katledilmesi, sadece bir vahşet değil; aynı zamanda, zihinlere kazınan 'kadın ayrılırsa ölür' mesajıdır. Gönül'ün uzaklaştırma kararına rağmen öldürülmesi, kağıt üstünde kalan 'resmi kurumsal' koruma kalkanının ne kadar kırılgan olduğunu bir karşılığıdır. Kübra ve Zeynep'in, 'başka biriyle evlenecek' diye kıskanılarak vurulması, erkeğin, kadının geleceğini bile sahiplenme hakkını kendinde görmesinin en korkutucu halidir. Bu namus anlayışı; sokaklarda, kahvehanelerde, aile sofralarında, sosyal medyada yeniden üretiliyor. Erkek egemen zihniyet, namusu bir oyun hamuru gibi yoğurup şekillendiriyor: Bugün 'iffet' diyor, yarın 'itaat' diyor, öbür gün 'sahip olma hakkı' diyor. Kadın ise bu hamurun içinde eziliyor, boğuluyor, yok ediliyor."
Korkutucu ama
...kimi buna 'kültürel yapımız bu' diyor, kimi 'aile meselesi, karışılmaz', kimi 'kadın yerini bilmeli, demek ki bilmemiş', kimi 'kıskançlık', ki mi 'çok seviyormuş, ki yapmış', kimi de 'namus tartışılmaz'! Konu 'kadın' olunca devreye giren 'namus' mu, gerçekten de konuştuğumuz, yoksa 'namus' kisvesi altında sahnelenen bir güç gösterisi mi, yaşanan her şiddet, her cinayet?
"Ayrılmak isteyen, yeni bir hayat kurmak isteyen kadına inen o 'namus' sopası, erkekler için nasıl oluyor da bir özgürlük alanına dönüyor" diye soruyorum, hepinize! Öldürülen Filiz Şağbangül, Gönül Alkan, Kübra Kılıç ve Zeynep Ayaz için soruyorum! "Namus" denen kavramın, erkeğin elinde nasıl bir silaha dönüştüğüne şahitlik ettiğimiz her bir hikaye için soruyorum!
Bu konuda ne zaman yazsam, kalbimde yankılanan bir ses var, bir film sahnesi, şiddet gören bir kadının 'yeter' diye bağırdığı o 'namus' hali! Kendisini pazarlamaya çalıştığını söyleyen kocasını öldüren Çilem Doğan'ın tarihi savunmasının, "namus benimdir, kimselere bırakmam" diyen hali en çok da...
Okuyalım mı?
“Erkekler, takım elbise giyip önüne bakınca, cezası iniyor. Benim takımım, kravatım yok! Annem, apar topar bu tişörtü bulabilmiş. Bir de ne yalan söyleyeyim, hayatta kalmış olmanın saklayamadığım bir sevinci var içimde. Şu adliye koridorlarında, yüzüm mor şekilde çok dolaştım, koruma kararları için. Başka bir seçeneğim kalmamıştı. O ölmese, ben ölecektim. O, size, beni pazarlamaya karar verdiğini söylemeyecekti! Başka adamların koynuna beni sokma planlarını anlatmayacaktı! Benim, 'patlıcan fazla pişmiş' diye, 'perdeler azıcık kirlenmiş' diye, 'masada kırıntı kalmış' diye yediğim dayakları söylemeyecekti! Kaç kere hastanelik olduğumdan bahsetmeyecekti! Çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var... Biraz yan gülmüşüm. Belki de o fotoğrafı gösterip, 'namussuz karılar gibi çıkmış' filan diyecekti. Karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi, 'namusumu temizledim' diyecekti. Siz, onu 3-5 yılla yargılayıp, 'namusu kirlendi' diye mazur görüp, yandan gülüşümü 'tahrik' sayıp, bir de üzü̈lecektiniz adama. Oysa, 'namus benimdir' Hakim Bey. Bir kağıda imza attık diye, kimselere bırakmam.”
Nokta!