Ermenistan'la Normalleşmek...Peki Ya 24 Nisan Ve 1915!?
Türkiye'nin, Atatürk Cumhuriyeti'nin doğumundan bugüne hiç değişmeyen başlıklarda hep bir takım sorunları oldu. Dini referans alan İran İslam Cumhuriyeti, laik devlet yapısı ve demokrasisi nedeniyle kendisine hep tehdit olarak gördüğü Ankara'ya yönelik, zaman zaman ülkedeki cemaatler zaman zaman da PKK üzerinden politikalar üretti. Türkiye gibi ciddi bir Kürt nüfusu barındıran Irak'ın PKK kartı ise çok uzun yıllar devam etti. Suriye, tarihi ve demografik nedenlerle, Hatay'ı kendi toprakları içinde gösterme cesaretini bir devlet politikası olarak yürüttü. PKK ise tam da bu anlamda değişmeyen bir karşı saldırı kartı olarak özenle korundu. Yunanistan ile olan siyasi gerginliklerimizin ve ortak Osmanlı geçmişinin dünden kopuk ilerlemesi mümkün mü sahi? İsrail mi? Aslında, dini referans alan siyasetin Gazze odaklı yükselişini de İsrail ile olan gayet karlı ekonomik ve askeri ilişkilerin feda edilmesini de bir yere kadar anlıyorum. Ama bu politik tercihin, Türkiye'ye askeri ve ekonomik anlamda ne kadar zarar verdiğini de izliyorum. Çöpe giden S-400 Rus savunma sistemleriyle çekilen rest, karşılığında kaybedilen bir F-35 Amerika ile ortak savaş uçağı projesi ve tabi gerilen ilişkiler, bu kayıplardan sadece biri!
Gelelim, Ermenistan'la, bir ileri iki geri şeklinde ilerleyen ilişkilerimize...
Washington merkezli Al-Monitor'un bir haberine göre, Türkiye ve Ermenistan, Gürcistan üzerinden, doğrudan kara ticareti konusunda uzlaşmış ya da görüşmeler devam ediyormuş.
Ermenistan'ı, ne tarihi ne kültürel ne de ekonomik anlamda çöpe atmak çok kolay değil aslında.
Ermenistan İstatistik Komitesi'nin verilerine göre, 2024'te iki ülke arasındaki ticaret hacmi 336 Milyon Dolar'ı aşmış durumda. Ama bu rakamın asıl dikkati çeken kısmı, bu rakamın yaklaşık 335 Milyon dolarlık kısmının Türkiye ihracatından oluşması. Yani, ekonomik olarak tamamen Türkiye'den alacaklarına bağlı bir Erivan'dan bahsediyoruz.
Peki, böylesi bir karlı ilişki modelinde bile Ankara'yı durduran nedir, diye sormayacağım, ki hepimiz o sebebi çok iyi biliyoruz...
1915'teki yaşananlar, yaşananları 'isimlendirme' sıkıntısı ve tabi her sene ki 24 Nisan anmaları!
Ermenistan'ı bu kadar zor ve çözülemeyecek bir sorun haline getiren şey bu ise...
Sorayım;
Dünden bugüne, laik-demokratik Atatürk Cumhuriyeti'ni kendi varlığı için açık bir tehdit olarak kabul etmiş, hatta ülke içindeki cemaatler üzerinden farklı yapılanmaların güçlenmesine zemin hazırlamış, 40 yıllık PKK terörünün en ciddi finansörleri arasında yer almış bir Tahran bile bugün, olası bir Amerikan askeri operasyonu noktasında YANINIZDAYIZ açıklaması ile desteklenebiliyorsa !
Daha düne kadar, Hatay'ı kendi topraklarında gösteren ve PKK'yı bir argüman olarak Ankara'ya karşı kullanan Esad rejimiyle bile yan yana gelinebiliyor, hatta Esad sonrası, Ankara'nın terör örgütleri listesinde yer alan bir yapının ve temsilcilerinin Şam'ı yönetmesi bile kabul edilebiliyorsa !
Ermenistan'ı bu kadar zor yapan şey nedir sahi?
Haklısınız, 1915'i konuşamıyoruz...
Anadolu'dan kopan yüz binlerce Ermeni'nin geride bıraktığı ve gittikleri yerde biriktirdikleri acıları konuşamıyoruz...
Dünün savaş şartlarında göçe zorlananların yaşadıkları acılara başlık bulma konusunda hiç anlaşamıyoruz...
Ben, ne mi düşünüyorum?
1915'teki zorunlu göçün insanları da bu ülkenin insanlarıydı ve yaşanan acılar da öyle, o yüzden de o acıların resmi kurumsal kabulü gerekiyor! Ama Ankara'nın da 1915'in bu zorunlu göçü için yollara dökülen yüz binlerin geride bıraktığı her şeyi sahiplenmesi, acılar için de duygusal bir 'özür' mekanizması geliştirmesi gerekiyor. Aksi halde, her iki taraf da kendi uç noktalarında ciddi bir mahkumiyet yaşamaya ve aslında birbirinin birer parçası olan bu iki halk, birbirinden uzak kalmaya devam edecek.
Net olan bir şey var ki;
Konuşmaktan korkuyoruz, asıl sorun bu!
Konuştukça ortaya döküleceklerden en çok da!
İki tarafın da birbirini gerçekten anlaması için, belki de, öncelikle, “kimin acısı daha büyük” yarışından vazgeçmek gerekiyor. Bunun yerine, 1915’te ve sonrasında yaşanan trajedileri, her iki taraf için de yaşanan acıların bugüne taşıdığı nesilleri, dağılan / yitirilen aileleri, biriken öfkeleri, aynı anda ve eşit derecede insanileştiren bir dil geliştirmek gerekiyor. Hatta, en zor tercih olan o resmi özür ya da karşı özür dayatması yerine, öncelikle, her iki toplumun torunlarının birbirinin aile hikâyelerini, fotoğraflarını, mektuplarını görebileceği, okuyabileceği, dinleyebileceği, ama akademik olmayan, samimi, yüz yüze ya da dijital küçük buluşma alanları (ortak sergiler, belgesel atölyeleri, gençlik değişim programları) oluşturulması gerekiyor.
Niye mi?
Çünkü en güçlü ikna, mantıkla değil, karşılıklı gözyaşının tanıklığıyla olur. O an geldiğinde, ne soykırım ne tehcir kelimesi kalır geriye, ama sadece iki insan, iki halk kalır, birbirinin yarasına usulca dokunan, dokunurken hisseden, hissederken de birbirlerinin gözlerinin içine bakan...